25 Eylül 2007 Salı

Öykü

Aşağıdaki öyküyü kızım yazdı,noktasına dokunmadan paylaşmak istedim.Bu arada henüz onbeş yaşında...


NEVRA
I

Tam olarak 52 el tutundu parmaklıklara herkes bir ağızdan bağırıyordu bir tayın ekmek alıp doyabilmek için..52 sandalye aynı anda yere çarptığında herkes koşuyordu hayatta kalabilmek için ve onlar denediler.Oysa kızıl kestane bakışlı hafif çekik gözlü elmacık kemikleri belirgin o hoş kız elinde sadece 52 iskambil kağıdı tutuyordu.Ne hayatla bir kavgası ne de önemli bir toplantısı vardı.Elinde çevirdiği pürüzlü ,köşeleri kıvrılmış ,eski üzgün solgun sarı kartları seyrediyordu sadece. Sinek valesi eski yırtık kanatlarını çırpıyor güzel kupa kızına ulaşmaya çalışıyordu ancak nafile. O topraktan güç alıp büyüyen bir çiçek değildi asla. Hiç bir şekilde yardım beklemez buna ihtiyaç duymazdı. Bir gül gibi koparılırken çarptığında elleri kanatmaz, değişimlerde böceklenip solmazdı öylesine muhteşemdi ki susuyor ve tebessüm ediyordu. O kupa kızı değil miydi? Karo bilinmeyeninin sahibesi. Ulaşılması güç, iyi huylu, sevecen ve anlayışlı, güzel kupa kızı. Asla dünyaya gelemeyecek, sadece iskambil falından zayıf kadınlara destek olabilecek kadar var olacaktı. Ulaşılamadığı için yakınmayacaktı çünkü o kadar mükemmel ve dayanılmazdı ki ulaşılamamak bile onu çileden çıkarmıyordu. Bu dünyada var olmuşların her gün başka bir dertle yakınıp yıkıldığı gibi değildi ve Nevra bunu gördükçe muhteşemlikten uzaklaşıyordu.

Kuru bir tarlada ellerini güneşe doğru uzatmış bunları görmüştü Nevra..koyu kızıl saçları güneşin altında tel tel ışıldarken ellerini ısıtan güneş ona kupa
kızını fısıldamıştı.Mükemmel yoktur.Dayanılmaz yoktur.Beğeni ve beklentileri karşılayan çok çeşitli hayatlar vardır bu dünyada..ama yine de bilmek isterseniz
En muhteşemi kadınlardır. Bakışları çat eden yürekleri puf eden babaların kızlarını sımsıkı sarması, gözünün önünü göremeyen yaşlı dedelerin torunlarına çikolatayı uzatırken gözlerinin dolması her şey i kanıtlar, kadınlar bu hayatın en ince ayrıntılarıdır. Ayağa kalktı Nevra elindeki boş ekmek poşetini fırlattı dikenli tellerin arasına geri dönmemeye tam olarak karar verdiğini düşündü. Saçlarını bir çırpıda toplayıp ilerledi batan güneşin pembeliğine…

II

Saat henüz sabahın ilk saatleriydi yerde yatan küçük oyuncak bebeğe baktı Nevra. Bu yola ne umutlarla ve hayallerle çıktığını düşündükçe kendini çok daha yorgun ve boş hissediyordu. Şimdi yaşayacağı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olacağını bildiği gibi doğmayacak bebeklerinin de asla dünyaya gelmeyeceğini düşünmek hüzün vericiydi.
En çok da bunu istemişti Nevra 20 yaşında evden ayrılırken tek düşündüğü belki de buydu. Sinan’ın iri kahverengi gözlerini kararlılığını ve ufak ve düzgün burnunu yeni bir hayatta görmek en heyecan vericisi olacaktı ve tabi bir de Sinan’ın bahsettiği gibi mimar olmak değil de anne olmak Nevra’ ya çok daha fazla yakışıyordu. Sonuç olarak düşünmüşler ve ortak bir noktaya varmışlardı.Yola çıktıklarında Nevra, 3. sınıftaydı okulu zamanında bitirmek hiç sorun olmadı.Yerde yatan elleri kolları karalı bebeği arkada bırakırken Nevra’nın yaşla dolu gözlerinden istemsiz olarak 4 veya 5 yaş indi tozlu toprağa.O hesapsızlıklarını duyduğunuzda dalga geçmekten hoşlandığınız o kızlardan değildi sadece hayata inanmıştı. Zaten Nevra ergenlikten yeni kurtulmuş bir kız olmaktan çok 23 yaşında koca bir kadın olmayı tercih edecekti. Bu yüzden hiçbir şeyden pişmanlık duymuyordu yüreğindeki ağırlık karnına pişmanlık sancısı olarak saplanmıyordu.O kaybettiği saflığa çocuksu duygulara yanmıyordu toplumun benimsediği gibi tek tip ahlak anlayışını reddediyordu.Kısacası Nevra tebessümünü yitirmeyi önemsemiyordu.Yorgundu ama uyuyamıyordu.Ertesi gün Sinan’ın yanına dönmeyi de düşünmüyordu artık. Sinan’ın onu aklından tamamen çıkardığını biliyordu söylediği gereksiz bahanelere kafa yormayı bırakmıştı tam olarak 48 saat 3 dakika önce.
Şimdi yol alıyordu denize doğru ama artık yürümemek belki de çok daha iyiydi ,geçmişi unutamayacağını bilse de onu gizlemeyi öğrenmişti.Kemikli ince parmakları çantasının içinde dönüp duruyordu oturduğu boş birahanede sadece 2 garson ve bir de sarhoş kadın vardı. Kadın ayakta dans ediyor dönüyor tökezliyor sonrasında da kendini yerde buluyordu.Nevra bir kek çıkardı bir bira istedi gözleri doldu ve kapı kapandı.İçeri giren simsiyah bakışlı 1.60 belki 1.62 boyunda kumral minik ağızlı geniş burunlu kaya bakışlı cesur adam garsonu çektiği gibi vurdu.Nevra’nın korkusuz göz bebeği bir anda büyüdü ve büyüdü. Arkasından dolanan eli fark edemeden dünyanın en acı duygusuyla kaplandı her yeri. Nefesi kesilmişti…Kararıyor gözlerim karanlık bir çukura doğru değil, beyaz bir gökkuşağına doğru ilerliyorum ben ilerledikçe uçuşan kızıl saçlarım yine sonsuz parlaklıkta gün ışığı gibi saçılıyor.Boğuluyorum,nefesim bitti.Nevra yerde soluksuz hareketsiz yatarken, telefonu çalıyor…Hastanede yaptırdığı test olumlu. Sarhoş kadın belli belirsiz adımlarla yaklaşıyor ve hemşire müjdeyi vermeyi bekliyor, bir bebeğiniz olacak efendim? Alo? Kimsiniz? Hastane mi dediniz? Lütfen, acil burada çok kötü şeyler oldu alo? Hemen bir ambulans gönderin, kurtaramayacağız… Sarhoş kadın artık tökezlemiyor susuyor ve tebessüm ediyor. Hayat, kadınları işte böyle ayıltıyor. Demiştim ya en muhteşemleri kadınlardır…


N. D. 23/09/2007

22 Eylül 2007 Cumartesi


Ara sıra çocukluğunuzdan bazı mekânlar ve olaylar gözünüzde canlanır mı bilmem. İlkokula başladığım gün babam beni okula bıraktı belki 15–20 dakika oyalandıktan sonra işine gitti. Dehşetli büyük bir salonda çok büyük bir kalabalık hatırlıyorum. O yer okulun girişi olmalı, sağım solum ve arkamda en az elli metrelik bir uzaklıktan sonrasını göremiyordum, tavanın yüksekliği belki beş metre belki yedi metre olmalıydı. Bronz bir Atatürk büstüne oldukça yakın bir yerde duruyordum, doğrusu Özgürlük Heykeli’nden biraz küçüktü. Etrafımdaki mahşeri kalabalık ise çok tehlikeli ve korkutucuydu. İlkokulun birinci sınıfında okuyanlar hariç diğerleri bana insan azmanı gibi göründüler. Birilerine sığındığımı hatırlıyorum. Tören bitip de yine çılgın büyüklükteki sınıfıma gittiğimde biraz rahatlamıştım. Sınıf en azından korkunç bir uğultu çıkarmıyordu.
Pek tabii ki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ki bir ilkokul ne bu ebatlarda idi nede ilkokul öğrencileri birere insan azmanı.

Yine de benim gözümdeki dehşetin gerçek olmadığını söyleyemezsiniz. Aynı dehşeti ortaokulun birinci sınıfında bir kez daha duydum. Okul yalnızca orta öğretim olduğuna göre öğrencilerin yaşları 12 ila 15 civarında olmalı. Paydos saatinde okul bahçesinde bana göre binlerce kişi vardı. Tartışmalar ve itişmeler hatırlıyorum bir kavga bir protesto olmalıydı. Hatırladığım kadarı ile iki öğrencinin Ramazanda simit yemesine bir kısım öğrenci tepki göstermiş gerginlik zor giderilmişti. Yaşları 12-15 arası bu öğrenciler hangi dini bilgi ile hangi inançla böyle bir tepki oluşturdular hala anlamam güç. Pek tabii okul bahçesi binlerce kişiyi alacak büyüklükte değildi. Öğrenci sayısı da sanırım üç yüzü geçemez ama benim dehşetim son derce gerçekti. O simidi yiyenin ben olması içten değil di. Bu protesto bana yapılsa bu gün burada böyle biri olur muydum ne kadar yara alırdım bilemiyorum.

Bundan otuz beş yıl önce yaşadığım bu olaya şimdi mahalle baskısı adını veriyorlar. Bu baskının yaşadığınız çevreye ve yaşınıza göre hissedilme algılanma ve değerlendirme boyutu şimdilik akla bile gelmiyor.

Öte yandan .pek tabii ki Üniversiteler de türban serbest olsun isterim. Bunu özgürlük adına bireysel tercihe olan saygı ve sevgimden isterim. Bunu isterken endişe duymadığımı da söylemek zor. Çünkü “İnancım gereği örtünüyorum “ cümlesi bir bakıma örtünmeyenlerin inanç eksikliği yada inançsızlığının da tanımını getiriyor.Türban takmak isteyenlere giyim tercihim budur yada dini yorumum bu dedirtseniz değişecek bir şey olur mu bilmiyorum.Öte yandan dindeki örtünme modelini tartışmaya kapalı olarak algılarsanız, örtünme yaşı bluğ ile başlıyor neredeyse tepeden tırnağa yalnız, gözler ve ayaklar görünmek şartı ile kadın komple kapatılıyor.Nasıl yani ? “ Tanınmayacak şekilde “ .Kesinlikle dikkat çekmeden, yani türbanı takıp son moda giyinerek ya da rimelli gözler parlak rujlar ve allıklar kullanarak hiç değil. Bu yazdıklarımda örtünmenin bir başka ölçüsü.
Şiimdi buradan bakıp örtünme sınırını, saçı kapatmak, örtünme yaşını da 18 yaptık diyebilir misiniz? Üstelik bunu Anayasa ya yazdığınızda bir başlangıç bir ilk olarak mı göreceksiniz? Sonra inancın bununla da kalmadığını düşünüp, ilk ve orta öğretime de özgürlük getirecek miyiz?

Beyler, hanımefendiler

Bütün mesele inancımız gereği diye yola çıkıp evrensel hukuk kurallarını inancımıza göre düzenlemekle başlıyor. Bu gün yalnızca samimiyetle saçını örtmek arzusunda olanlar yarın Kuran’ın diğer yorumları ile baş başa kaldıklarında sosyal alanda bu baskıyı kaldırabilecekler mi? Bence bu konuyu türban isteriz diyenlerde yeniden düşünmeli. Sorun türbanlı yada türbansız her Türk kadınının sorunu. Eğer demokrasi ve özgürlük adına dinin çeşitli yorumları ile sosyal hayat baskı altına alınacaksa buna ilerleme denmez herhalde.
Hülasa mahalle baskısına gelmeden önce özgürlük-türban-inanç üçgeni içinde çözümsüzlük bir hayli yoğun.Bütün mesele ayrışmanın tartışması düşünsel alanda mı yoksa fiziksel alanda mı olacak.Buda medeniyetin ölçüsü olsa gerek.Risk görmüyor değilim, özgürlük için bu riski alıp savaşmak doğrumudur ondan da emin değilim. Saç benim baş benim ama neyse, zaten bana sormayacaklar değil mi ?

18 Eylül 2007 Salı

Satır araları


Bir gün bir dostum ,satır aralarını iyi okuduğumu söyledi.Pek farkında olmadan yapılan bir şey, belki bir alışkanlık. Bütüne nreden baktığınız, nasıl baktığınzda önemli.Üstelil çoğu kez gerçekler satır aralarında gizleniyor. .Sevgi, nefret, megolomani yada aşağılık kompleksi.
Birde yaman çeliş kiler var ki bazen yazan kişi bile belki farkında değil bunun.

Peki ,ben neden satır aralarını okuyup, hemen her şeyi bir biri ile ilişkilendirmeye çalışıyorum ki ?

-Belki şöyle :

İnsan çoğunlukla kendisi için bir tanımlama ve tamamlama arayışı içinde yaşıyor.Bu süreç çeşitli dönemlerde farklı yoğunluklar taşımakla birlikte tanımlama ihtiyacı esnasında genellikle benzer,özdeş yada zıt kişilikler mercek altında tutuluyor.Özdeş düşünceler fikirleri pekiştirmekle kalmayıp kişiliğinde çizgilerini netleştiriyor.. Bu , bir bakıma son zamanlardaki moda deyimle ruh ikizinizin keşfi de olabiliyor.

Tanıdığınız, tanımaya çalıştığınız kişinin size zıt fikirleri özdeşliğe zarar vermiyor, onları farklı düşünce şeklinde ayıklayıp kabul edebiliyorsunuz,ancak ifade edilmemiş çelişki yada yanıltma, yanıltıcı bilgi bu süreci kesintiye uğratan bir durum.
Yanıltma olgusunun bilerek yapılması ile bilmeden gerçekleşmesi arasında farklar var.İdea lar arasında tutarlılık olması yanıltıcı bilgilerden birisini affedilebilir kılarken bunun temel görüşe aykırılığı ve samimi itiraf önemli bir hal arz ediyor.

Yukarıdaki karmaşık önermeleri ,bir zamanlar fikir paylaştığım bir forum alanında nik ile yazı yazan,çoğunlukla liberal duruşun karşısında şiddetle sosyalizmi savunan,buna rağmen forumda en düzgün yazıları çıkaran bir forumdaş içindi.
Kendisi uzun zaman Marxismin ne kadar doğru bir düşünce olduğunu ve buna bağlı olarak biz kavramının ateşli bir savunucusu oldu.Buda yetmedi “ Birey –bireysellik yanıltması ve yanılsaması “ üzerine yazılar yazdı.
Bir yazarın, birkaç yazısını okuduktan sonra gerek cümle yapısı gerek üslup bakımından tanımlamakta pek zorlanmam.Neredeyse hemen her paragraf için kime ait olduğunu söylemek iyi bir okuyucu için güç olmasa gerek.Yazı bir bakıma yazan için parmak izi gibidir.Üstelik ,teknoloji o denli ilerledi ki şüphe duyduğunuz bir cümlenin bir kısmını herhangi bir arama motorunda arattığınızda derhal orijinal kaynağa ulaşıyorsunuz.Burada alıntı kaynağını bildirmemek,yazı sahibi gibi davranarak , bir yanıltma yapmak , bir bakıma ülkemizde sanat ve fikir eserlerinin izinsiz kullanılması alışkanlık kespetmesi hasebiyle hoş görülsün diyelim . Diğer yandan üzerine bir de çelişki yakalarsanız. İşte o zaman insan bu yaman çelişkiyi yazmadan geçemiyor insan.

Forumdaşın dün bir yazısını gördüm şöyle diyor :



“ Bir insanın söyleyecek sözünün olmamasının çeşitli nedenleri olabilir ki bu, çok kapsamlı bir sorundur. En temelde bu durum kişinin iyi bir okuyucu olmamasından kaynaklanır. İnsanlar bilgilerinin % 80’ini okuma yoluyla elde ederler. Hiç okumayan insanların bilgileri çok sınırlıdır. Ayrıca bu kişiler bilgilerini birbirleriyle ilişkilendirerek yeni anlamlar ve bakış açıları da üretemezler. Ancak insanlar okuma dışında kişisel tecrübelere sahip olabilirler. Bu tecrübeler üzerinde düşünmüş olabilirler. Bu durumda bilgileri var demektir. Söyleyecek sözü olmayan insan çok az konuyla ilgilenen hatta kendisinin dışında hiç bir şeyle ilgilenmeyen insandır. Çünkü söylenen söz ancak başkalarını ilgilendirdiğinde başkalarına anlatılabilir. “



Yazının içeriği bireysel gelişime bu denli karşı birine oturmadığı gibi cümle yapısı da hiç benzeşmiyor. Eee tamam ,hadi yazı alıntıdır.Orijinide belirtilmemiştir. Ama nerden alıntıdır diye bakınca ; “http://www.kisiselbasari.com/Yazi.asp?ID=198 sitesinde Yazar: Muhammet Bozdağ tarafından aynen yazılmış bir paragraf . “ Buram buram bireysel gelişim kokan bir yazı ..Eh yaman çelişki diye de buna derim. Yazımın amacı kişİsel bir utanma sağlamak değil bu örnekten yola çıkarak satır arası okumaların yansımalarını algılamak.
İşte satır arası okumak böyle bir şey.
Not : Kurbağa resminin sol kenarı aşağı gelecek şekilde bir kez daha resme bakmanız ı rica ediyorum.Nereden ve nasıl baktığınız neleri değiştiriyor görmek için.

3 Eylül 2007 Pazartesi

Atlas Vazgeçti ve BEN


Benim için Ayn Rand okumak,karakterimi isimlendirmek belli bir sistematik içinde olduğumun altını çizmek ve bu bilince varmak dersem, kitabı aynı düzlemde okuyanlar anlayacaklar sanırım.
Atlas Vazgeçti üçlemesini okumak kişinin değer yargı ve oluşum karakterine göre farklı algılamalar ve edinimler getiriyor fikrimce.
Öncelikle,yaşamak ve insanca üstün değerler içinde yaşamak arzusu olmayanların bu kitapları okumasının anlamı olduğunu sanmıyorum.Hayata karşı bu bakış, "Peki nasıl ?" sorusunu getirdiğinde,cevapların bir çoğu bu kitaplarda.
Objektivizmin bakış açısını,ahlak sistemini anlayabilmenin ilk koşulu insan olarak kendinize değer vermekten ,en büyük armağan olan hayatı hak ettiğinize göre, bunu en yüce duygu ve davranışlarla donatmak ve beslemekten geçiyor. Bu iş için aracınız : aklınız, yeteneğiniz ve bilinciniz. Sizi sınırlayan tek koşul ise başkalarının haklarının başladığı sınır.
İnsanın yetenek ve aklı ile kazandığı her değer yine kendini mutlu etmek amacı ile harcanan bir olgudur.
Objektivist kişi, değerlerini kendi iradesi ile ve bu bilinçle tüketirken, toplumun baskısının HAK olmadığını yalnız kendi iradesine sahip olduğunu bilen kişidir.Bu tutumun kitle içinde büyük bir tembellik ve yeteneksizlik ile yaşayan bireylerce eleştirilmesi yalnızca bir arada bulunmak hasebi ile yağma hakkını kendinde görmesi üreten kişiler tükendiğinde yağmacıların da sonunu hazırlayan bir felakettir.
Aklın,mantığın ve yeteneğin kutsanarak seçmek iradesinin bu üçlüye sahip kişiye teslim edilmesinin neresi yanlış olabilir ? Topluluk içinde bu üçlemeden nasibini almayan kişilerin çokluğu hak etmeyenlerin paylaşması için kural olabilir mi ? Olsa dahi sonu neye varacaktır ? Evet, kitapta bu soruların cevapları var.

Kitap, felsefi anlamda objektivizm,siyası anlamda liberalizm,ekonomik anlamda kapitalizmin düşünce yapısını net olarak şekillendirirken son derce realist bir çizgidedir.Oysa düşüncenin üzerine oturtulan hikaye o kadar romantik ve ütopik bir hikayedir ki felsefeye zarar vermeden yapılandırılması hayret vericidir.Kitabın özellikle kadın kahramanının cazibesine Yunan Tanrıçalarının hiçbirisinin yetişmesi mümkün olmadığı gibi hiç bir rakibi de yoktur. Bu duruma gülümsememekte mümkün değil tabii.Böyle bir karmanın var olabilmesine kadın bencilliğimin en subjektiv hali bile evet diyemezken, ilgili karakteri daha sonra belki yalnız kadınlar arasında tartışmakta yarar görüyorum.
Diğer yandan dogmaları kullanarak kişi yada kişiler üzerinde güç kullanan her sınıfa şiddetli bir reaksiyon görüyoruz.Doğuşundan itibaren ,hemen her yüzyılda farklı niteliklerde güç odağı olmuş kiliseyi reddediş de bu düşünce yapısı içinde çok normal görünüyor.Hıristiyanlık ruhban sınıfına sahip ve bu sınıfın ayrıcalıklarla donatıldığı bir sistem. Günümüzde özellikle Protestan inancı ile ruhban sınıfın ayrıcalıkları kısıtlanmakla birlikte objektivist bakışa İslam kadar yaklaşması olanaklı görünmüyor.
İslam da ruhban sınıfı yoktur, din adamı diğer inananlardan hiç bir farklı ayrıcalığa sahip değildir.Gerek vergi gerekse yardım konuları kişilerin iradesine bırakılmış bir durumdur.
Akıl ve irade insanın çabası her zaman önceliklidir.Kişi yalnızca kendi yaptıklarından sorumludur ve buna bağlı olarak ,Allah’ın sevgisine hak kazanır.Hak kavramı o kadar kişiselleşmiştir ki Tanrının affı dışında kalan tek şeyin " kul hakkı olduğu söylenmektedir. Bireye saygının en büyük ifadesi olan bu kavramın İslam dini içerisinde yer bulması ne kadar düşündürücü ise İslam’ın hurafelerden ayıklanarak hak ettiği biçimde algılanması ,bu felsefeye hakim kişilerin konuya ilgi duyarak incelemesi çok ciddi bir açılım olacaktır.Keşke Ayn Rand İslam’ı tanıma olanağı bulsaydı demek istiyor insan.