25 Ekim 2007 Perşembe

Oldu olacak...

.

Başlayınca da çenem hiç durmuyor. Oldu olacak son yazıdaki ideama biraz kanıt sunayım. Annemle hep yakın olmuşuzdur hatta şuan ben olmasam yaşayamaz gibi görünüyor ama babamın yaşamımdaki yeri bambaşka olmuştur.Şahsen babama karşı objektif eleştirel bir bakış geliştirmeyi hiç düşünmedim.Bilerek ve isteyerek subjektivdim.Onu kaybettik den bir süre sonra erkek kardeşimle karşılıklı ağlıyorduk, benden daha kötü görünüyordu, aniden başımı kaldırdım ve dedimki -Sen niye ağlıyorsun ? Ölen benimki seninki yaşıyor. Acı olduğu kadar gerçeğin ta kendisiydi söylediğim gülüştük ,sustuk bir mütted.
.
Şiir yazmaktan hiç anlamam daha doğrusu yazdıklarımı okuduğumda çok kötü bulurum, bunu açıkca ifade edeyim. Buna rağmen babam için şiir yazmıştım biri ölümünden hemen sonra diğeri onu kaybettiğimiz yıl içindeki doğum gününde ve daha sonra bir diğeri ise hayatın orta yerinde şair kişiliğine bir yüklenişti... İşte onlar;
...
..
.
Can babamı kaybettim dostlar,
Teselli olmuyor sözler
Yinede duymak istiyorum,anmak istiyorum,
Tıpkı susuzluktan çatlamış dudaklar gibi,sudan başka birşey düşünmek,konuşmak istemiyorum
İçimdeki aklıbaşında insan,sık sık kızıyor bana
bu ne bencillik diye,,
biliyorum,nice genç yaşlarda yitirilen babaları,sevgileri,canları
Kıyamıyorum kendime,,,
Dilediği gibi düşünsün diye her anıyı bırakıyorum zincirlerinden,
Çokca,bildiğimi sandığım,beklediğim ölüm bu mu ?
Aslında yumuşacık,oldukcada ferah geliyor yüzü,
Hiçde söyledikleri gibi değil diyorum...
Sanki üç kişi buluşmuşuz odada
Oda, oda değil, bütün bir evren...
Kısa bir hesap görülüyor
Ben istemesemde,öteki hayır! diyor,
Ama oldukca nazik
Sanki çok acelece, mühim bir işleri var
Korkmuyorum, ama hiç,
Yanlızca razı değilim henüz....
Hiç beklenmedik bir anda,
Tekrar,avuçlarıma alıyorum yüreğini,
Var gücümle bastırıyorum,tek duymak istediğim tik tak tik tak
Canı yanıyormu diyorum ?
Olsun yansın varsın,canı olsunda yansın,,
Yumruğum belki küçük müydü ki?
Bu kez iki elimi yumruk yapıyorum...
Nafile,olduğunu biliyorum,ama içimde hafif meşrep bir umut,
Küçük gözleri,laciverde çalan kara gözleri kalıyor gözlerimde,
Üzgün değil,hafifce gülümsüyor
Baba gitme diyorum,
Belli ki sözü var,yoksa kırmayacak beni....
Yaşamımda nerdeyse ilk kez ,
Gerçek bir acı yaşıyorum,dostların acılarını paylaşırken hatırlıyorum kendimi,
Yok yerini tutmuyor...
Hiç diyorum hemde hiç,becerememişsin,dilinden düşmeyen empatiyi,
Bencilce ağlıyor yürek,
Onu hiç düşünmüyor sanırım,
İllede ben diyor,beni en çok seven,
beni her yaşımda,koşulsuz seven
ne olursam,ne yaparsam seven,
Sen diyor,bunun için üzülme,vah et ah et,asıl.. yandığına
Sonra,ölümün altıncı günü,
Bir şiirini buluyorum,belkide son şiiri,
Çiçeklerle mezarına geldiğimde,beni göreceğini,
Ve orada da beni seveceğini söylüyor,
Bir parça daha insan oluyorum,
İnsan olurken,ağlıyorum...
Ağlarken,büyüyorum,artık neye ağlayacağımı öğreniyorum..
Güle güle can babam..
Demek orda da seveceksin,,,bana da bunu yaptın ya...
Güle güle tekrar görüşene dek,
Güle güle Allah'ın Azmi'si.... 09/02/2005
...
..
.


SENİ...

İhtimal,Ağustos böcekleriydi öten,
Belki sabah belki akşam
Yeşile boğulmuş dağbaşı
Ovada sarı sıcak
Alazı vurmuş güneşin
Geniş alnına
Doğduğun yer,
Serin sular
Sırlara boyun eğen dilsiz gölgeler
Çatal çam, Cerence tepesi,
Kendisine şarkılar söylenen mehtap
Anlaşmışlar aralarında
Sıcacık sarmış, koklamış ve opmüşler
Yumuşacık toprağın kollarına bırakmadan az önce

12/08/2005 DOGUM GÜNÜN KUTLU OLSUN...
...
..
.
Yine kükürt sarısı sıcaklar
Genzime doluyor Ağustos sesleri
Kara dutları dalında
Dirseklerime kadar kana bulanmışım
Dut yaprakları ile ovuyorum yüreğimi
Kızıl gölgelerin yanına koyuyorum
Anıza duruyor sevgilerim
Ağırlaştıkca derinlere göçüyor
Bir sepet incir kucağına düşüyor
Bir ben bekliyorum
Doğduğun günü !

12/08/2006 için
...
..
.
Ben sizi bilmezmiyim?

Gurbet büyütürler sılada ozanlar
Yürek kuytularının dölyatağında
Nikah kıyarlar hüzne,
Doğacak şiirin sancısı adına...
İmkansız dolaşmaya görsün damarlarında
Umut gangren olmuş ahtapot koludur
Hanımeli kokulu akşamlarda
En olmadık hayeller
Vurur kıyılarına yüreğin
Yüreğin avuçlarımda
Bir esrik ses çınlar
Akşam sefaları fısıldar
Diner sızılarım
Ölüm gözlerimden öper

Mektup


Abraham Lincoln (1809-1865 ) ün, oğlunun öğretmenine yazdığı bir mektup var,tarihini net olarak bilmiyorum sözlerin bir çoğu günümüz içinde geçerli, üstelik bir başkanın bundan 160 yıl önce oğlu için ricalar ve öneriler içeren bir mektup kaleme alması,Bizim siyasiler için manidar olsa gerek.
Mektup şöyle :
" Öğrenmesi gerekli biliyorum;tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: 'her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.'
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı.
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini. Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, çeliği ancak ateş saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır. Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bakalım.
O ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum.."
A.Lincoln
Ve bir yerde okumuştum diyor ki "Hayatta okuduğum en iyi kitap annemdi." Annesi ile toplam sekiz yıl geçiren ve bir bölümü bebeklik olan bir hayat ! Tanrım erkekler için anneleri ne kadar önemli ! Sanırm karşılığı da kızlar için babaları olmalı.

Özgürlük ve özerklik


Sanırım aile içi demokrasi birlikte yaşamanın en can alıcı noktası.Gücü ve yetkiyi elinde bulunduran tarafların diğerlerinin yaşamlarına gösterdiği saygı bir çok durumu belirliyor.Pek tabii Ebeveynin dünya ya bakışı ve bunu çocuklarına yansıtışı önemli bir konu.

Ortalama bir ailede, ne için ve nasıl yaşamak istediğimiz belirlendikten sonra hedefe yönelik davranışlarda ister istemez oluşuyor.Zaten amaç da çocukların seçim yapmaktan korkmayacakları, kaçmayacakları, bu seçimi bilinçle ve mevcut donanımları ile gerçekleştirecekleri özgür ortamı oluşturmak olmalı.

Pedogoji konusunda yazılmış bir çok kitap ortalama bir popülasyondan söz eder.Ortalamaların altında yada üstünde pek tabii ki risk artar ama temel olarak insan olduğu için mutlu olan ,insan olduğu için saygı gören bir çocuk aile içinde demokrasiyi algılarsa seçimlerini ve seçimlerinin sorumluluğunu taşımayı benimser.

Aile içi demokrasi sindirilmeden toplumda demokrasiden de konuşulamıyor. Ben diyorum ki ebeveyn önce çocuğa saygı göstererek öz saygısını zedelemeyecek sonra demokrasi kurallarını işleterek seçimleri için özgür bir ortam oluşturacak.Bu koşullar özgür, gelişime açık,eleştiren ve eleştirye tahammül eden bir insan olmanın minumum şartları.Değerler ve eylemler,hayata bakış ve duruş zaman içinde ayıklanarak özgün yapıya ekleniyor.

Başarıyı nasıl tanımladığınıza bağlı olmak kaydı ile bu gün çok daha kötü koşullardan, başarılı insanların yetişmesi bazen ailenin tutumuna tamamen bir isyan yada ailede hiçbir bilgi ve varlık olmadığı halde, çoğu kişinin sevgi diye tanımladığı,benim; aile içi demokrasi ve öz saygı ( özgürlük ve özerklik ) olarak tanımladığım kavramların yerleşikliğinin ürünüdür.

Yıllar önce Sosyolog Emre Kongar’ın bir kitabında bir anısını okumuştum.Antiteze iyi bir örnek teşkil edecek aktarayım.Kongar ABD doktorasını yaparken, derslerden birinde hoca bir yıl boyunca çocuk yetiştirmede aile ve çevrenin önemini anlatır yüzlerce örnek verir ve sınav zamanı geldiğinde soru şudur. “ Size bir insanın çocukluk ve gençlik yıllarında aile ve çevresinden söz edeceğim siz bana bu kişinin daha sonra nasıl bir insan olduğunu ve nasıl yaşadığını yazacaksınız. “ der. Öykü şöyledir : Çocuk çok yoksul bir ailede doğar, anne ve baba hiç okula gitmemiştir, baba son derece sert ve bencildir,çocuk 8 yaşında annesini 20 yaşında ablasını kaybeder. Annesi öldükten sonra babası yeniden evlenir çok hırçın ve vicdansız bir kadın olan üvey anne beş çocuk doğurur ve aile hala açtır.Marangoz olan baba, oğluna kazandıklarından bir kuruş vermeden yıllarca boğaz tokluğuna çalıştırır.Genç, hiç okula gitmeden 23 yaşına kadar ailenin yanında tıpkı bir köle gibi çalışır.Aileden ayrıldığında yalnız okuma yazma biliyordur,çok güçlü bir bedeni vardır .23 yaşında, W. Shakespeare in bir kitabını tesadüfen okumuş ve çok sevmiştir. ” İşte bu hikayeye sahip gence öğrenciler pek tabii ki sonu kötü biten bir yığın öykü yazmıştır.Sınavda bir kişi dahi onun için iyi bir gelecek senaryosu yazamamıştır .Profesör sınavı okur ve hepiniz geçtiniz ama asıl ders şimdi der.Söz konusu kişi ABD nin 16. başkanı ve köleliği kaldıran kişi Abraham Lincoln dür. Tabii Lincoln ün yaşamını başarılmış bir hayat sayarsınız, saymazsınız oda sizin ölçülerinize ait bir konu.

Bu arada pedogoglardan çok ,ebeveynlerin yazdığı anı kitaplarından çok şey öğrendiğimi söylemeliyim.Her anne babanın,bence okuması gereken küçük bir kitabı var Emre Kongar’ın , “ Kızlarıma mektuplar “ öneririm,keyif alacaksınız.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Kızlarım,


İlk çocuğum doğduğunda neler yapmam konusunda oldukça endişeli idim. Çekirdek ve ekonomik bağımsızlığı olan bir aile olarak ebeveynlerimize bağlı değildik yani dış müdahaleler ve geleneksel çocuk eğitimi konusunda oldukça dirençli bir yapımız vardı. Bilgi edinmem ,bilimsel bir bakış kazanmam ve buradan bir senteze varmam gerektiğini düşünüyordum, dolayısı ile çok okudum aklıma yatan teorisyenlere de uymaya çalıştım. Fakat yinede hep bir şeyleri eksik ya da yanlış yaptığım ya da hata yaptığım duygusuna kapılmışımdır. Sonra bir gün ünlü bir pedagog un kitabının en sonunda ki bir cümle bana evraka dedirtti. Diyordu ki “ Ne yaparsanız yapın asla kendiniz suçlamayın .”

Çünkü suçluluk insana hata yaptıran en büyük felaket, suçluluğun telafisi yine daha büyük bir hata ile oluyor. Bu nedenle ben dürüst olmayı seçtim ve hata yaptım ama insanım daha doğrusu için çaba göstereceğim demeyi öğrendim.

Çocuklarınızla yaşarken, temel bir takım sonuçları elde bulundurmakta yarar var. Bunlar :

1-GÜVEN: Söylem ve davranışımın mesajı şu idi “ Her koşulda, her ne yapmış olursan ol benim için varsın birincisin, sana güveniyorum, seni destekliyorum bana güven. “

2-SEN VARSIN: Tıpkı ben gibi, benden bağımsız bir sen var. Sana insan olduğun için saygı duyuyor ve haklarını koruman için bildiğim tüm doğru yolları gösteriyorum.

3-SEN KENDİNİ TASARLAYACAKSIN: Ben senin sahibin değilim, öğrendiğin aklından ve mantığından süzüp benimsediğin şeyler seni sen yapacak, unutma sen, sen oldukça sorumluluğun artacak.

4-SEN EŞSİZSİN: Sen bu dünyada teksin, tıpkı diğer insanlar gibi. Sen ne benim başardıklarımın ortağı nede başaramadıklarımın alternatifi değilsin, benim yargılarım ve özlemlerim seninkiler değil, başarılarını ölçmek ve ayıklamak senin görevin,bil ki ben yalnız mutlu olduğunda gurur duyacağım.Beni mutlu etmeye çalışma bu yanlış yol olur ,mutlu olmamı istersen mutlu olduğunu göster,senin farklılıklarını anlamaya çalışırım.

5-KENDİMİ SANA VAKFETMEM ÇOK KOLAY OLURDU; ancak bunu seçmedim, zor olan bu toplum içinde dürüst mert adil bir kadın olarak yaşadığımı sana göstermek, en yakın örneğini net olarak algılamanı sağlamaktı bunu yapmaya çalıştım.Unutma ! Eğer annen bir kurban olsa yaşarken çok daha az dirençle karşılaşacak bolca takdir alacak ve bir bakıma diğer insanları sömürmüş olacaktı..Oysa bu onurlu bir yaşam mı ? Kurban rolü oynamadım, sende kurban olmayasın diye...

6-YANILGI VE HATAM, olur, ben insanım, hayattaki tüm çabam kendisinden memnun bir insan olarak yaşamak oldu, pek tabii ki her zaman başaramadım ama yolumdan da hiç vazgeçmedim. Kızgın olduğum zamanlar oldu ki bu zamanlarımı bende sevmiyorum ama insan kızgınlığını kontrol etmeyi zaman içinde öğreniyor, buna olgunlaşma diyorlar ve hatta elli çeşit batılı,doğulu ,dinsel,bedensel yöntem öneriyorlar.Bağımsızlığımı çok sevdiğimden bu yöntemlerin hiçbirini kullanmadım,her zaman kendi cehennemimde yanmayı yeğledim.Umarım benden daha çabuk olgunlaşırsın.

7-UMUT VE YAŞAMA SEVİNCİ: Bazen en kötü durum, en iyi durumların habercisidir. Sakın karamsarlığı kapılma, en umutsuz durumda dahi hayatının ne için olduğunu, asıl amacını düşünmelisin. Unutma tek derdin yaşamak ve en güzelini yaşamak. Seni zorluklarda kucaklayıp teselli etmek ,hiçbir şey olmayacak ben buradayım demek inan kolaydı ama seni zorluklarla baş başa bırakmak ve gerçeğin acısını çekmek çok zordu.Düşündüm ki çözümü sen bulmalısın,denemelisin ki hayata daha kolay dayanabilesin ve daha zoru seni yıldırmasın.

8-ANNE VE KIZ ÇOCUKLARI: En yakınızda ki örnek olarak nasıl yaşamanızı istiyorsam öyle yaşamaya çalıştım ve sizde beklenileni yaptınız, benim gibi oldunuz tıpkı benimde kendimi eleştirdiğim gibi beni eleştirdiniz, en çok benimle çatışdınız. Buna mukabil babanızı olduğu gibi kabul ettiniz. Bundan yakınmıyorum örneğinizle çatışmadan kendi sentezinize ulaşmanızı bekleyemezdim. Kırk yılın bir başı babanızla bir anlaşmazlık yaşasak o kızların tıpkı senin gibi dedi. Bu cümle aslında bir eleştiri cümlesiydi ama beni hep mutlu etmiştir. Ezilmeyerek, ezilmemeyi, bencil olarak ben kavramını, dürüst olarak dürüst olmanızı, yaşama sevincim ile yaşama sevincinizi yerleştirmek istedim yoksa çoğu kez sizlere fedakarlık yapmak daha kolaydı.
Oysa biliyorum ki feda edilmiş bir hayatın kimseye yararı olamadığı gibi ziyan olmuş bir yaşamdan başka bir şey değildir.Hayatın sonunda pişman olmak ,mağduru oynamak hep insanların hatası ola gelmiştir.

9-EŞİNİZ,sanmayın ki size karşı olduğu için çocuk eğitiminde çatışacaksınız o da tıpkı sizin gibi tasarıları üzre hareket ediyor ve düşündüklerini iletmek ve sonuçlarını görmek en az sizin kadar onun da hakkı,uzlaşabilirsiniz de uzlaşamayabilirsiniz de ama çocuk nihayetinde gelen mesajlardan birini seçecektir.En cazip,en kolay,en açık,en yararlı mesaj kimden geldiyse çocuk o tarafın mesajını benimser.Tabii mümkün olduğunca eşinizle daha önceden anlaşıp ortak mesajlar vermek daha etkindir ama çatışmakta da bir sakınca yoktur.Temel değerler konusunda ,eşinizle çatışmanız var ise zaten evlilikte problem var demektir.Yani siz hırsızlık kötüdür derken eşiniz iyidir diyebilir mi ? Bu ikinizden birini yalancı olduğunu gösterir.
Ve çocuklarla ilişkiler herkesin kendi seçiminin sonuçlarıdır.İlerleyen yaşlarda dost olabilmek,tartışabilmek gerçekten iyi bir zaferdir.

11 Ekim 2007 Perşembe

Bayram kutlaması

Önce bir şeker buyurun efendim,hoş gelmişsiniz.Bayramlar, ah bayramlar yaşamak için bir sonraki güne umut yüklü bayramlar.Gelecek günler bayramlar kadar güzel olsun ülkeme...
Aşağıda soru dolu bir bayram şiiri var,gündem bu kadar acıklı olunca şekerimizi yiyip bir şiir okuyalım bari dedim.

BAYRAMLAR BAYRAM OLA


Giden Bayramlardan almadık bir tad

Gardaş bu senenin bayramı nasıl?

Şenay’larda bayram her gün, her saat

Elif’in, Döne’nin bayramı nasıl?

İçinde boğulduk derdin, acının

Uykusu bitmedi şeyhin, hacının

Üç gardaşı şehit veren bacının

Oğulsuz ananın bayramı nasıl?

Neşe topuğumda, elem boyumda

Sen çoğunu anla, ben az deyim de

Kim öldü, kim kaldı garip köyümde

Ya bizim hanenin bayramı nasıl?

Dert deşmek değildir gayem, niyetim

Düşündükçe sızlar kemiğim, etim

Gelini dul kalmış, torunu yetim

Ak saçlı ninenin bayramı nasıl?

Hangi eller sürer suçluyu suça

Güdümlü başların destesi kaça

Kimler zorlanıyor gönülsüz göçe

Boş kalan binanın bayramı nasıl?

İşkence altında ezilir canlar

Masum yiğitlerle dolu zindanlar

Ses verin mezardan ulu sultanl ar

Yusuf-u Kenan’ın bayramı nasıl?

Bizden sandığımız bize yabancı

Görünen simalar göze yabancı

Kabukta bayram var, öze yabancı

Söyleyin, mânânın bayramı nasıl?

Sabahtan haber yok, ufuklar kara

Semerkant kan ağlar, yanar Buhara

Keşmir, Kâbil, Kerkük hasret bahara

Kudüs’ün, Sina’nın bayramı nasıl?

Ayşe’nin bayramı gözyaşı, firak

Sultan’ı derdiyle baş başa bırak

Sormadan geçemem, etmişim merak

Nükhet’in, Nana’nın bayramı nasıl?

Mücahit, maddeye yapar akını

Devrimci, soygundan tutar yükünü

Biz toprağa verdik Hikmet Tekin’i

Kotil’in, Zana’nın bayramı nasıl?

Doğduğundan beri çamlar deviren

Ekranda iftira, yalan savuran

Salyası, ülkeyi göle çeviren

Boynuzlu dananın bayramı nasıl?

Abdurrahim Karakoç

25 Eylül 2007 Salı

Öykü

Aşağıdaki öyküyü kızım yazdı,noktasına dokunmadan paylaşmak istedim.Bu arada henüz onbeş yaşında...


NEVRA
I

Tam olarak 52 el tutundu parmaklıklara herkes bir ağızdan bağırıyordu bir tayın ekmek alıp doyabilmek için..52 sandalye aynı anda yere çarptığında herkes koşuyordu hayatta kalabilmek için ve onlar denediler.Oysa kızıl kestane bakışlı hafif çekik gözlü elmacık kemikleri belirgin o hoş kız elinde sadece 52 iskambil kağıdı tutuyordu.Ne hayatla bir kavgası ne de önemli bir toplantısı vardı.Elinde çevirdiği pürüzlü ,köşeleri kıvrılmış ,eski üzgün solgun sarı kartları seyrediyordu sadece. Sinek valesi eski yırtık kanatlarını çırpıyor güzel kupa kızına ulaşmaya çalışıyordu ancak nafile. O topraktan güç alıp büyüyen bir çiçek değildi asla. Hiç bir şekilde yardım beklemez buna ihtiyaç duymazdı. Bir gül gibi koparılırken çarptığında elleri kanatmaz, değişimlerde böceklenip solmazdı öylesine muhteşemdi ki susuyor ve tebessüm ediyordu. O kupa kızı değil miydi? Karo bilinmeyeninin sahibesi. Ulaşılması güç, iyi huylu, sevecen ve anlayışlı, güzel kupa kızı. Asla dünyaya gelemeyecek, sadece iskambil falından zayıf kadınlara destek olabilecek kadar var olacaktı. Ulaşılamadığı için yakınmayacaktı çünkü o kadar mükemmel ve dayanılmazdı ki ulaşılamamak bile onu çileden çıkarmıyordu. Bu dünyada var olmuşların her gün başka bir dertle yakınıp yıkıldığı gibi değildi ve Nevra bunu gördükçe muhteşemlikten uzaklaşıyordu.

Kuru bir tarlada ellerini güneşe doğru uzatmış bunları görmüştü Nevra..koyu kızıl saçları güneşin altında tel tel ışıldarken ellerini ısıtan güneş ona kupa
kızını fısıldamıştı.Mükemmel yoktur.Dayanılmaz yoktur.Beğeni ve beklentileri karşılayan çok çeşitli hayatlar vardır bu dünyada..ama yine de bilmek isterseniz
En muhteşemi kadınlardır. Bakışları çat eden yürekleri puf eden babaların kızlarını sımsıkı sarması, gözünün önünü göremeyen yaşlı dedelerin torunlarına çikolatayı uzatırken gözlerinin dolması her şey i kanıtlar, kadınlar bu hayatın en ince ayrıntılarıdır. Ayağa kalktı Nevra elindeki boş ekmek poşetini fırlattı dikenli tellerin arasına geri dönmemeye tam olarak karar verdiğini düşündü. Saçlarını bir çırpıda toplayıp ilerledi batan güneşin pembeliğine…

II

Saat henüz sabahın ilk saatleriydi yerde yatan küçük oyuncak bebeğe baktı Nevra. Bu yola ne umutlarla ve hayallerle çıktığını düşündükçe kendini çok daha yorgun ve boş hissediyordu. Şimdi yaşayacağı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olacağını bildiği gibi doğmayacak bebeklerinin de asla dünyaya gelmeyeceğini düşünmek hüzün vericiydi.
En çok da bunu istemişti Nevra 20 yaşında evden ayrılırken tek düşündüğü belki de buydu. Sinan’ın iri kahverengi gözlerini kararlılığını ve ufak ve düzgün burnunu yeni bir hayatta görmek en heyecan vericisi olacaktı ve tabi bir de Sinan’ın bahsettiği gibi mimar olmak değil de anne olmak Nevra’ ya çok daha fazla yakışıyordu. Sonuç olarak düşünmüşler ve ortak bir noktaya varmışlardı.Yola çıktıklarında Nevra, 3. sınıftaydı okulu zamanında bitirmek hiç sorun olmadı.Yerde yatan elleri kolları karalı bebeği arkada bırakırken Nevra’nın yaşla dolu gözlerinden istemsiz olarak 4 veya 5 yaş indi tozlu toprağa.O hesapsızlıklarını duyduğunuzda dalga geçmekten hoşlandığınız o kızlardan değildi sadece hayata inanmıştı. Zaten Nevra ergenlikten yeni kurtulmuş bir kız olmaktan çok 23 yaşında koca bir kadın olmayı tercih edecekti. Bu yüzden hiçbir şeyden pişmanlık duymuyordu yüreğindeki ağırlık karnına pişmanlık sancısı olarak saplanmıyordu.O kaybettiği saflığa çocuksu duygulara yanmıyordu toplumun benimsediği gibi tek tip ahlak anlayışını reddediyordu.Kısacası Nevra tebessümünü yitirmeyi önemsemiyordu.Yorgundu ama uyuyamıyordu.Ertesi gün Sinan’ın yanına dönmeyi de düşünmüyordu artık. Sinan’ın onu aklından tamamen çıkardığını biliyordu söylediği gereksiz bahanelere kafa yormayı bırakmıştı tam olarak 48 saat 3 dakika önce.
Şimdi yol alıyordu denize doğru ama artık yürümemek belki de çok daha iyiydi ,geçmişi unutamayacağını bilse de onu gizlemeyi öğrenmişti.Kemikli ince parmakları çantasının içinde dönüp duruyordu oturduğu boş birahanede sadece 2 garson ve bir de sarhoş kadın vardı. Kadın ayakta dans ediyor dönüyor tökezliyor sonrasında da kendini yerde buluyordu.Nevra bir kek çıkardı bir bira istedi gözleri doldu ve kapı kapandı.İçeri giren simsiyah bakışlı 1.60 belki 1.62 boyunda kumral minik ağızlı geniş burunlu kaya bakışlı cesur adam garsonu çektiği gibi vurdu.Nevra’nın korkusuz göz bebeği bir anda büyüdü ve büyüdü. Arkasından dolanan eli fark edemeden dünyanın en acı duygusuyla kaplandı her yeri. Nefesi kesilmişti…Kararıyor gözlerim karanlık bir çukura doğru değil, beyaz bir gökkuşağına doğru ilerliyorum ben ilerledikçe uçuşan kızıl saçlarım yine sonsuz parlaklıkta gün ışığı gibi saçılıyor.Boğuluyorum,nefesim bitti.Nevra yerde soluksuz hareketsiz yatarken, telefonu çalıyor…Hastanede yaptırdığı test olumlu. Sarhoş kadın belli belirsiz adımlarla yaklaşıyor ve hemşire müjdeyi vermeyi bekliyor, bir bebeğiniz olacak efendim? Alo? Kimsiniz? Hastane mi dediniz? Lütfen, acil burada çok kötü şeyler oldu alo? Hemen bir ambulans gönderin, kurtaramayacağız… Sarhoş kadın artık tökezlemiyor susuyor ve tebessüm ediyor. Hayat, kadınları işte böyle ayıltıyor. Demiştim ya en muhteşemleri kadınlardır…


N. D. 23/09/2007

22 Eylül 2007 Cumartesi


Ara sıra çocukluğunuzdan bazı mekânlar ve olaylar gözünüzde canlanır mı bilmem. İlkokula başladığım gün babam beni okula bıraktı belki 15–20 dakika oyalandıktan sonra işine gitti. Dehşetli büyük bir salonda çok büyük bir kalabalık hatırlıyorum. O yer okulun girişi olmalı, sağım solum ve arkamda en az elli metrelik bir uzaklıktan sonrasını göremiyordum, tavanın yüksekliği belki beş metre belki yedi metre olmalıydı. Bronz bir Atatürk büstüne oldukça yakın bir yerde duruyordum, doğrusu Özgürlük Heykeli’nden biraz küçüktü. Etrafımdaki mahşeri kalabalık ise çok tehlikeli ve korkutucuydu. İlkokulun birinci sınıfında okuyanlar hariç diğerleri bana insan azmanı gibi göründüler. Birilerine sığındığımı hatırlıyorum. Tören bitip de yine çılgın büyüklükteki sınıfıma gittiğimde biraz rahatlamıştım. Sınıf en azından korkunç bir uğultu çıkarmıyordu.
Pek tabii ki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ki bir ilkokul ne bu ebatlarda idi nede ilkokul öğrencileri birere insan azmanı.

Yine de benim gözümdeki dehşetin gerçek olmadığını söyleyemezsiniz. Aynı dehşeti ortaokulun birinci sınıfında bir kez daha duydum. Okul yalnızca orta öğretim olduğuna göre öğrencilerin yaşları 12 ila 15 civarında olmalı. Paydos saatinde okul bahçesinde bana göre binlerce kişi vardı. Tartışmalar ve itişmeler hatırlıyorum bir kavga bir protesto olmalıydı. Hatırladığım kadarı ile iki öğrencinin Ramazanda simit yemesine bir kısım öğrenci tepki göstermiş gerginlik zor giderilmişti. Yaşları 12-15 arası bu öğrenciler hangi dini bilgi ile hangi inançla böyle bir tepki oluşturdular hala anlamam güç. Pek tabii okul bahçesi binlerce kişiyi alacak büyüklükte değildi. Öğrenci sayısı da sanırım üç yüzü geçemez ama benim dehşetim son derce gerçekti. O simidi yiyenin ben olması içten değil di. Bu protesto bana yapılsa bu gün burada böyle biri olur muydum ne kadar yara alırdım bilemiyorum.

Bundan otuz beş yıl önce yaşadığım bu olaya şimdi mahalle baskısı adını veriyorlar. Bu baskının yaşadığınız çevreye ve yaşınıza göre hissedilme algılanma ve değerlendirme boyutu şimdilik akla bile gelmiyor.

Öte yandan .pek tabii ki Üniversiteler de türban serbest olsun isterim. Bunu özgürlük adına bireysel tercihe olan saygı ve sevgimden isterim. Bunu isterken endişe duymadığımı da söylemek zor. Çünkü “İnancım gereği örtünüyorum “ cümlesi bir bakıma örtünmeyenlerin inanç eksikliği yada inançsızlığının da tanımını getiriyor.Türban takmak isteyenlere giyim tercihim budur yada dini yorumum bu dedirtseniz değişecek bir şey olur mu bilmiyorum.Öte yandan dindeki örtünme modelini tartışmaya kapalı olarak algılarsanız, örtünme yaşı bluğ ile başlıyor neredeyse tepeden tırnağa yalnız, gözler ve ayaklar görünmek şartı ile kadın komple kapatılıyor.Nasıl yani ? “ Tanınmayacak şekilde “ .Kesinlikle dikkat çekmeden, yani türbanı takıp son moda giyinerek ya da rimelli gözler parlak rujlar ve allıklar kullanarak hiç değil. Bu yazdıklarımda örtünmenin bir başka ölçüsü.
Şiimdi buradan bakıp örtünme sınırını, saçı kapatmak, örtünme yaşını da 18 yaptık diyebilir misiniz? Üstelik bunu Anayasa ya yazdığınızda bir başlangıç bir ilk olarak mı göreceksiniz? Sonra inancın bununla da kalmadığını düşünüp, ilk ve orta öğretime de özgürlük getirecek miyiz?

Beyler, hanımefendiler

Bütün mesele inancımız gereği diye yola çıkıp evrensel hukuk kurallarını inancımıza göre düzenlemekle başlıyor. Bu gün yalnızca samimiyetle saçını örtmek arzusunda olanlar yarın Kuran’ın diğer yorumları ile baş başa kaldıklarında sosyal alanda bu baskıyı kaldırabilecekler mi? Bence bu konuyu türban isteriz diyenlerde yeniden düşünmeli. Sorun türbanlı yada türbansız her Türk kadınının sorunu. Eğer demokrasi ve özgürlük adına dinin çeşitli yorumları ile sosyal hayat baskı altına alınacaksa buna ilerleme denmez herhalde.
Hülasa mahalle baskısına gelmeden önce özgürlük-türban-inanç üçgeni içinde çözümsüzlük bir hayli yoğun.Bütün mesele ayrışmanın tartışması düşünsel alanda mı yoksa fiziksel alanda mı olacak.Buda medeniyetin ölçüsü olsa gerek.Risk görmüyor değilim, özgürlük için bu riski alıp savaşmak doğrumudur ondan da emin değilim. Saç benim baş benim ama neyse, zaten bana sormayacaklar değil mi ?

18 Eylül 2007 Salı

Satır araları


Bir gün bir dostum ,satır aralarını iyi okuduğumu söyledi.Pek farkında olmadan yapılan bir şey, belki bir alışkanlık. Bütüne nreden baktığınız, nasıl baktığınzda önemli.Üstelil çoğu kez gerçekler satır aralarında gizleniyor. .Sevgi, nefret, megolomani yada aşağılık kompleksi.
Birde yaman çeliş kiler var ki bazen yazan kişi bile belki farkında değil bunun.

Peki ,ben neden satır aralarını okuyup, hemen her şeyi bir biri ile ilişkilendirmeye çalışıyorum ki ?

-Belki şöyle :

İnsan çoğunlukla kendisi için bir tanımlama ve tamamlama arayışı içinde yaşıyor.Bu süreç çeşitli dönemlerde farklı yoğunluklar taşımakla birlikte tanımlama ihtiyacı esnasında genellikle benzer,özdeş yada zıt kişilikler mercek altında tutuluyor.Özdeş düşünceler fikirleri pekiştirmekle kalmayıp kişiliğinde çizgilerini netleştiriyor.. Bu , bir bakıma son zamanlardaki moda deyimle ruh ikizinizin keşfi de olabiliyor.

Tanıdığınız, tanımaya çalıştığınız kişinin size zıt fikirleri özdeşliğe zarar vermiyor, onları farklı düşünce şeklinde ayıklayıp kabul edebiliyorsunuz,ancak ifade edilmemiş çelişki yada yanıltma, yanıltıcı bilgi bu süreci kesintiye uğratan bir durum.
Yanıltma olgusunun bilerek yapılması ile bilmeden gerçekleşmesi arasında farklar var.İdea lar arasında tutarlılık olması yanıltıcı bilgilerden birisini affedilebilir kılarken bunun temel görüşe aykırılığı ve samimi itiraf önemli bir hal arz ediyor.

Yukarıdaki karmaşık önermeleri ,bir zamanlar fikir paylaştığım bir forum alanında nik ile yazı yazan,çoğunlukla liberal duruşun karşısında şiddetle sosyalizmi savunan,buna rağmen forumda en düzgün yazıları çıkaran bir forumdaş içindi.
Kendisi uzun zaman Marxismin ne kadar doğru bir düşünce olduğunu ve buna bağlı olarak biz kavramının ateşli bir savunucusu oldu.Buda yetmedi “ Birey –bireysellik yanıltması ve yanılsaması “ üzerine yazılar yazdı.
Bir yazarın, birkaç yazısını okuduktan sonra gerek cümle yapısı gerek üslup bakımından tanımlamakta pek zorlanmam.Neredeyse hemen her paragraf için kime ait olduğunu söylemek iyi bir okuyucu için güç olmasa gerek.Yazı bir bakıma yazan için parmak izi gibidir.Üstelik ,teknoloji o denli ilerledi ki şüphe duyduğunuz bir cümlenin bir kısmını herhangi bir arama motorunda arattığınızda derhal orijinal kaynağa ulaşıyorsunuz.Burada alıntı kaynağını bildirmemek,yazı sahibi gibi davranarak , bir yanıltma yapmak , bir bakıma ülkemizde sanat ve fikir eserlerinin izinsiz kullanılması alışkanlık kespetmesi hasebiyle hoş görülsün diyelim . Diğer yandan üzerine bir de çelişki yakalarsanız. İşte o zaman insan bu yaman çelişkiyi yazmadan geçemiyor insan.

Forumdaşın dün bir yazısını gördüm şöyle diyor :



“ Bir insanın söyleyecek sözünün olmamasının çeşitli nedenleri olabilir ki bu, çok kapsamlı bir sorundur. En temelde bu durum kişinin iyi bir okuyucu olmamasından kaynaklanır. İnsanlar bilgilerinin % 80’ini okuma yoluyla elde ederler. Hiç okumayan insanların bilgileri çok sınırlıdır. Ayrıca bu kişiler bilgilerini birbirleriyle ilişkilendirerek yeni anlamlar ve bakış açıları da üretemezler. Ancak insanlar okuma dışında kişisel tecrübelere sahip olabilirler. Bu tecrübeler üzerinde düşünmüş olabilirler. Bu durumda bilgileri var demektir. Söyleyecek sözü olmayan insan çok az konuyla ilgilenen hatta kendisinin dışında hiç bir şeyle ilgilenmeyen insandır. Çünkü söylenen söz ancak başkalarını ilgilendirdiğinde başkalarına anlatılabilir. “



Yazının içeriği bireysel gelişime bu denli karşı birine oturmadığı gibi cümle yapısı da hiç benzeşmiyor. Eee tamam ,hadi yazı alıntıdır.Orijinide belirtilmemiştir. Ama nerden alıntıdır diye bakınca ; “http://www.kisiselbasari.com/Yazi.asp?ID=198 sitesinde Yazar: Muhammet Bozdağ tarafından aynen yazılmış bir paragraf . “ Buram buram bireysel gelişim kokan bir yazı ..Eh yaman çelişki diye de buna derim. Yazımın amacı kişİsel bir utanma sağlamak değil bu örnekten yola çıkarak satır arası okumaların yansımalarını algılamak.
İşte satır arası okumak böyle bir şey.
Not : Kurbağa resminin sol kenarı aşağı gelecek şekilde bir kez daha resme bakmanız ı rica ediyorum.Nereden ve nasıl baktığınız neleri değiştiriyor görmek için.

3 Eylül 2007 Pazartesi

Atlas Vazgeçti ve BEN


Benim için Ayn Rand okumak,karakterimi isimlendirmek belli bir sistematik içinde olduğumun altını çizmek ve bu bilince varmak dersem, kitabı aynı düzlemde okuyanlar anlayacaklar sanırım.
Atlas Vazgeçti üçlemesini okumak kişinin değer yargı ve oluşum karakterine göre farklı algılamalar ve edinimler getiriyor fikrimce.
Öncelikle,yaşamak ve insanca üstün değerler içinde yaşamak arzusu olmayanların bu kitapları okumasının anlamı olduğunu sanmıyorum.Hayata karşı bu bakış, "Peki nasıl ?" sorusunu getirdiğinde,cevapların bir çoğu bu kitaplarda.
Objektivizmin bakış açısını,ahlak sistemini anlayabilmenin ilk koşulu insan olarak kendinize değer vermekten ,en büyük armağan olan hayatı hak ettiğinize göre, bunu en yüce duygu ve davranışlarla donatmak ve beslemekten geçiyor. Bu iş için aracınız : aklınız, yeteneğiniz ve bilinciniz. Sizi sınırlayan tek koşul ise başkalarının haklarının başladığı sınır.
İnsanın yetenek ve aklı ile kazandığı her değer yine kendini mutlu etmek amacı ile harcanan bir olgudur.
Objektivist kişi, değerlerini kendi iradesi ile ve bu bilinçle tüketirken, toplumun baskısının HAK olmadığını yalnız kendi iradesine sahip olduğunu bilen kişidir.Bu tutumun kitle içinde büyük bir tembellik ve yeteneksizlik ile yaşayan bireylerce eleştirilmesi yalnızca bir arada bulunmak hasebi ile yağma hakkını kendinde görmesi üreten kişiler tükendiğinde yağmacıların da sonunu hazırlayan bir felakettir.
Aklın,mantığın ve yeteneğin kutsanarak seçmek iradesinin bu üçlüye sahip kişiye teslim edilmesinin neresi yanlış olabilir ? Topluluk içinde bu üçlemeden nasibini almayan kişilerin çokluğu hak etmeyenlerin paylaşması için kural olabilir mi ? Olsa dahi sonu neye varacaktır ? Evet, kitapta bu soruların cevapları var.

Kitap, felsefi anlamda objektivizm,siyası anlamda liberalizm,ekonomik anlamda kapitalizmin düşünce yapısını net olarak şekillendirirken son derce realist bir çizgidedir.Oysa düşüncenin üzerine oturtulan hikaye o kadar romantik ve ütopik bir hikayedir ki felsefeye zarar vermeden yapılandırılması hayret vericidir.Kitabın özellikle kadın kahramanının cazibesine Yunan Tanrıçalarının hiçbirisinin yetişmesi mümkün olmadığı gibi hiç bir rakibi de yoktur. Bu duruma gülümsememekte mümkün değil tabii.Böyle bir karmanın var olabilmesine kadın bencilliğimin en subjektiv hali bile evet diyemezken, ilgili karakteri daha sonra belki yalnız kadınlar arasında tartışmakta yarar görüyorum.
Diğer yandan dogmaları kullanarak kişi yada kişiler üzerinde güç kullanan her sınıfa şiddetli bir reaksiyon görüyoruz.Doğuşundan itibaren ,hemen her yüzyılda farklı niteliklerde güç odağı olmuş kiliseyi reddediş de bu düşünce yapısı içinde çok normal görünüyor.Hıristiyanlık ruhban sınıfına sahip ve bu sınıfın ayrıcalıklarla donatıldığı bir sistem. Günümüzde özellikle Protestan inancı ile ruhban sınıfın ayrıcalıkları kısıtlanmakla birlikte objektivist bakışa İslam kadar yaklaşması olanaklı görünmüyor.
İslam da ruhban sınıfı yoktur, din adamı diğer inananlardan hiç bir farklı ayrıcalığa sahip değildir.Gerek vergi gerekse yardım konuları kişilerin iradesine bırakılmış bir durumdur.
Akıl ve irade insanın çabası her zaman önceliklidir.Kişi yalnızca kendi yaptıklarından sorumludur ve buna bağlı olarak ,Allah’ın sevgisine hak kazanır.Hak kavramı o kadar kişiselleşmiştir ki Tanrının affı dışında kalan tek şeyin " kul hakkı olduğu söylenmektedir. Bireye saygının en büyük ifadesi olan bu kavramın İslam dini içerisinde yer bulması ne kadar düşündürücü ise İslam’ın hurafelerden ayıklanarak hak ettiği biçimde algılanması ,bu felsefeye hakim kişilerin konuya ilgi duyarak incelemesi çok ciddi bir açılım olacaktır.Keşke Ayn Rand İslam’ı tanıma olanağı bulsaydı demek istiyor insan.

28 Ağustos 2007 Salı

Ara forma atıf, Evrimcilere ev ödevi







" Ara Formlar Varmış!


Birkaç gündür Düşünceler’de evrimci arkadaşlarla tartışıp duruyorduk. Benim cahil olduğum ortaya çıktı.Nasıl mı?Dün AOÇ Hayvanat Bahçesi’nde çoluk çocuk geziyoruz. Allah’tan artık ağaçlar bayağı büyümüş de gölgelerinde gezmek kısmet oluyor.Kapıdan girerken bir tabela bize yol gösteriyor, balıkları falan gezdikten sonra maymun kardeşlerimize ulaşıyoruz nihayet.Bakıyorum bir tanesi, öne tel örgülerin arasından Antep fıstığı atmağa çalışıyor, bakıyor olmuyor, tel örgülerin yukarısından, parmaklıkların arasından atıyor ve öğrenince bayağı da başarılı şekilde artık isabet kaydediyor. Hatta dudaklarının arasında kemirdiği sigarayı, karşısındakinin ağzına sokarak onun da içmesini sağlıyor. Hatta karşısındakine su şişesi atarak “ Susamışsındır sen, su iç…” dercesine insaniyet bile gösteriyor.Yalnız bir dakika! Bir yanlış anlama varsa hemen müdahale etmeliyim!Yukarıda yazdıklarımı yapanlar, kafeslerin içindekiler değildi! Dışındakilerdi!Omuzlarının üstünde duran ve içinde beyin taşıdığını da tecrübelerimle tahmin ettiğim, tüyleri yapışkan bir madde ile yatırılmış tür kafesin içindeki akrabalarına yapıyordu, bahsettiklerimi. Kafeslerin üzerindeki “Hayvanlara yiyecek atmayın!” uyarılarını okuyamadığından, o yaşlarına rağmen insan olmak ihtimallerinin zayıflığına hükmettiğim bu iki ayaklı grup sinirlerimizi bozarak daha epey bir müddet ve gülme taklidi olduğunu sandığım sesler çıkararak sigara içmeğe ve kuruyemiş yemeğe devam etti.Bundan dolayı evrimci arkadaşlara da tavsiyem şudur: Hiç öyle çamurun, çörtüğün içinde fosil neyin aramayın! Yolunuz bir gün AOÇ Hayvanat Bahçesi’ne düşer ise orada imdadınıza koşacak ara formları canlı canlı göreceksiniz! Bu vesileyle tarafınızdan özür diliyor, saygılarımı sunuyorum…posted by AfsarCelik at 9:31 AM " ( http://dusuncetarlasi-afsarcelik.blogspot.com/ )


Yukarıdaki yazı birkaç yönden incelenebilir bu nedenle sayfalarıma girdi.Öncelikle çok eğlenceli,öte yandan eğlenceli olamayacak kadar bilimsel araştırma ve düşünme sürecini hak ediyor.Bu, ülkemizde olabilir bir şey mi derseniz ? Hayır demek üzücü.Bana düşen sorumluğu nedir ? e cevap sa Allah’tan bu mevzulara fazla prim vermeyen bir ülkenin vatandaşı olarak yaşaya geliyor olmak.Aşağıda sizlere NY Times da yayınlanan bir araştırmadan alıntı yapacağım. Araştırma ciddi olarak yapıldıysa,insan tanımı içine aldığımız betimlemeleri,.Afşar beyin yazısı ile de birleştirince bu tanımları yeniden gözden geçirmek ihtiyacı doğuyor.Yada Darwincilere “YOK BİR FARKIMIZ AMA BİZ İNSANIZ.” Demek gerekiyor.


STEVEN D. LEVITT en çok satan kitaplar listesinde haftalarca birinci sırada yer alan "Freakonomics " kitabının yazarı..Türkçe'ye "Görünmeyen Ekonomi "adıyla çevrilmiş,en kısa zamanda okumayı düşünüyorum. Yaklaşık iki yıl önce New York Times'da, Yale üniversitesi'nde yapılan çok ilginç bir araştırma hakkında ses getiren bir yazı yazmış.http://www.nytimes.com/...75624000&pagewanted=all


Yazının ve araştırmanın ilginç olmasının nedeni, bu araştırma para ve maymunlarla ilgili. Keith Chen,bir araştırmacı ve yazar ,STEVEN D. LEVITT de Yale üniversitesi'nde ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. araştırma, yale üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor. bu laboratuarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar. para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. süreç gayet basit. ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. amaç, bu 7 maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar. maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor. buraya kadar her şey güzel! günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor. bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. olay biraz yatıştığı bir anda keith chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk "fuhuş" olarak tanımlıyor. üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.


Evet bu yazıda bir o kadar eğlenceli. Epistemolojik açıdan bakıldığında neredeyse tüm kriterler yerli yerinde.

Dogruluk , Gerçeklik ,Temellendirme , Mantik , Akılcılık (Rasyonalizm) , Deneycilik (Empirizm) hemen her iki gurupta da bir zemin bulmuş.Benim yapmak istediğim araştırmayı alkışlamak değil,derdim insan tanımı üzerinden Darwin’cilere problem çıkartmak. Şimdi ,Amerikalı araştırmacıların insan tanımını ,yapmak kolay görünüyor.Burada, bu tip bir araştırmayı akıl etmek ve buna olanak bulmak insan tanımının kendisi.Demek ki araştıran insan,araştırılaN hayvan gibi bir yargı yanlış değil.Peki bu koşullarda bizim ülkemizde kafestekilerle dışındakileri kim nasıl neye göre tanımlayacak o da size kalmış.


17 Ağustos 2007 Cuma

Üç kitap,


.....Son günlerde geliştirdiğim bir okuma stili var : En az üç kitabım oluyor elimde, kitabın biri eksik olan alt yapımı tamamlamak,bilgi edinmek gayesi taşıyor,diğeri deli gibi keyif aldığım okumak için gün içerisinde zaman kolladığım, bir diğeri de en çok satan ,çılgınca satan herkesin elinde olan kitap. Bu üçüncü kitap son yıllarda işkence haline geldi desem," okuma öyleyse" deli kadın diyeceksiniz. İyi de meraktan çatlıyorum acaba bu kitaplar içinde bir tane şapka çıkarılacak düşünce, buluş, yaratış var olurda bunca insan da bunu okur mu diye. Bazen ilk iki kitabın özelliğini bir arada bulunduran bir kitap da çıkabiliyor karşıma, işte onlardan biri “ Atlas Vazgeçti “ zannımca her fani bir kez okumalı ki “ İnsan denen mahlûk buysa ben, hiç de fena bir şey değilmişim yahu “ diyebilsin. Kitap hakkında da yazar hakkında da yazacak o kadar çok şey var ki ara ara yazacağım.
Bu gün asıl söz etmek istediğim üçüncü tür, yani çok satan, dünyayı yerle yeksan eden. Nedir efendim o derseniz. Cinsiyet farkı gözetmeksizin bil-a istisna her su kenarında, uzun oturmaya müsait her ağaç altında okunan “ Secret “ yani ; sır ,giz ,gizli her neyse. İlk önce anlayamadığım 199 sayfayı aslanlar gibi çevirip de kitap isminde çuvallamak. Nedir yani artık birbirimize yemin et sana bir secret vereceğim mi diyoruz. Yoksa benim anlayamadığım bir mana mı taşıyor? Neyse başladım kitaba 20 sayfa otuz sayfa hadi ki 40 .Hayır gitmiyor o kadar manasız ki yada bir o kadar manidar ki pes.
Bütün mevzu iyi düşün, ne istiyorsan onu düşün,ne bekliyorsan onu bekle , emin ol senin olacaktır. Haaa olmamış sa bil ki kesinlikle düşüncelerinize olumsuz bir fikir katmışınızdır.
Fesupannallah. Yüzyıllardır hemen her ilahi din dedi, atladık ta, secret mi hatırlatıyor konuyu diyeceğim susuyorum. Sonra ambalaj ve sunum yazısına bakıyorum, budur diyorum. Kitap arkası şöyle:

"Bu sırrın ne olduğunu söyleyemem.Tek söyleyebildiğim varolduğu." (Alexander Graham Bell-Telefonun Mucidi) ( ne bu yazıp telefonunun yanına mı bırakmış ? )

"Çağlar boyu nesilden nesile geçerken, bir çok insan ona göz dikti, onu gizledi, kaybetti, çaldı, büyük paralar karşılığı satın alanlar oldu. Tarihteki en önemli insanların bazıları yüzyıllar kadar eski olan “Sır”ra vakıf olmuşlardı. Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Carnegie, Einstein ve diğer mucitler, bilim adamları ile büyük düşünürler “Sır”rı biliyorlardı; ve şimdi “Sır” dünyaya açıklanıyor. " (kimlerle aynı sırrı paylaşacaksınız bilin bakalım? Sırdaşlık kolay iş mi ? )

“Sır”rı öğrendiğinizde, istediğiniz her şeyi elde etmeyi, yapmayı, ya da istediğiniz her şey olmayı da öğrenmiş olacak; asıl kimliğinizi bulacak ve hayatta sizi bekleyen gerçek ihtişamın ne olduğunu göreceksiniz." ( bu dediğiniz şey N,O2,CO2, S gibi elementlerden oluşan şey olmasın ? )

"Sizce dünya nüfusunun sadece %1’lik bir kısmını oluşturan bir kesimin tüm maddi gelirin %96'sına sahip olması bir tesadüf mü?" ( Ne yani sizce bunun tek açıklaması iyi düşünmek ve arzu etmek mi? )

"Olağanüstü bir servete sahip olmak ister misiniz? "( Yattığım yerden,iyi düşünerek,dileyerek,dilimi tesbih ederek öyle mi ? Neden olmasın ? )

"Muhteşem bir malikanede yaşamak ister misiniz "( yaa bütün ömrüm boyunca istedim ama secret ı daha önce okumadığımdan hep bu teklifi red ettim )
"Ömrünüz boyunca hiç sıkıntıya düşmeden bolluk, bereket içinde yaşamak ister misiniz? " ( hayret bişey insan bu denli rutinden ölür be ölür !)
" Ruh eşinizi bulmak ya da huzurlu, mutlu bir evlilik yaşamak ister misiniz? " ( ? Kendi ruhumu buldum da eşi kaldı ! )
"Peki kendinize sorun. Gerçekten ne, ama ne istersiniz? "( Hasbin Allah ve ni-mel vekil)

"Amaçlarınıza ulaşmak için bu kitabı kullanmaya başlayabilirsiniz. Yaşamınızdaki herhangi bir şey için bir cevap, bir rehber arıyorsanız, sorunuzu sorun, cevap alacağınıza inanın ve bu kitabı rastgele açın. Açılan sayfada aradığınız ce-vabı ve tavsiyeyi bulacaksınız." ( Yok artık, falcılıkta mı dahil ?)

"Sır tüm olmuşların, olanların ve olacakların cevabıdır." (Ralph Waldo Emerson-Filozof) " ( Zaten bu Emerson …)
Şimdi nedense bu kitap arkasını okuyunca, çocukluğumda yaz aylarında keyifle okunan Texas- Tomiks'lerde ki atlı arabada her derde deva şurup satan " eczacılığın atası" adam geldi aklıma,hani milleti toplar anlatırda, anlatır, bütün kasaba bir şişe alır ilaçtan , henüz bir sonuç almadan diğer kasabaya yola çıkar. Nihayetin de bir kasabada eski bir kurban tarafından tanınır,önce katrana sonra kuş tüyüne batırılır. İşte o.

Ehhh Yani desenize bana sen kimsin ?Ne katranı ne tüyü ? Alexander Graham Bell, Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Carnegie, Einstein gibi adamlardan daha mı iyi bileceksin. Ben okurum, bu adamlarla ortak noktam da aynı secret i paylaşmak ! Ne haber ? Ahh ne diyeyim büyüksün pazarlama teknikleri, sen her şeye kadirsin. Ama bencileyin gafil kadın bu kitabı bitiremedi ne de olsa cahil kadın .


İşte tam bu noktada en geç gelecek yıl SECRET ı vakıf olmak bilgisi ile donanan halkımdan nice icatlar, buluşlar, doktirinler ve besteler beklemekte benim hakkım di mi ?

16 Ağustos 2007 Perşembe

Ne bir ilk nede bir son,

......Bu yazı ne bir ilk ne de bir son tam orta yerinden olsun istedim hayatın.Birşeylere başlarken hep tanıtıcı, umutlu yol belirleyen bir yazı ile başlamışımdır. Yine buna benzer mesaj dolu vurucu bir yazı ile son vermişimdir. Oysa ne ilki o kadar önemli ne de sonuncusu o kadar etkileyici değilidir. Hep ortada olanlar -yaşananlardır önemli olan.
Yazarken iz bırakmakmıdır amacım yoksa içeride bireken ,taşmak isteyen bir vıdı vıdı yığını mı ? Belki hiç biri ! Genellikle iç sesi sakinleştiren eğiten bazan de yüreklendirip isyan ettiren bir ayıklama süreci bu. İşte bu denli bencil bir neden yazmama sebeb. Bir o kadar da tanıdık herkes için. Bir yandan baktıkça aynı ızdırapla kıvranan o kadar çok insan görmek acı mı veriyor yoksa rahatlama mı insana ? Hiç değilse ayırt edip aptallık olana aptallak demek istiyorum. Bu kadarını hak etmiyor mu dünyaya gelmiş olmam.
.....Dün bütün gün müthiş bir aptallıkla boğuşmak zorunda kaldım.İşim gereği yirmi kadar sözleşme ye altmış kez adımı ,adresimi yazdım ve imzamı attım. Düşünebiliyormusunuz ki sözleşmem hep aynı mercii ile. Üstelik kendimi tanıtmak içinde herbirine beş altı evrak daha ekledim.Hala mı tanımıyor beni bu devlet ? Hemen her gün her birimize tehdit,taciz, ve tecavüz içerisindeyken ,demez mi ki maktul, mağdur budur,kendisini tanırım ve hatta annesi babası da yabancım değildir.
Neyse daha fazka uzatmayayım , az daha yazarsam ilk günden blogumu genel ahlaka uygunsuz diye işaretleyeceksiniz.Eminim bunla yarıştıracak yüzlerce aptallık hikayeniz mevcuttur. Eee peki hayat nerde ? İşte burda ! Her aptallığa rağmen yaşamak isteyen, direnen bilincim de.

Selam blog dünyası...


Her dünya ya geliş de bir selam var. Hemen her canlı kendi doğasına özgü selamlıyor yeni dünyayı... İnsan da çığlık bu .Akciğerlere oksijen girişi ile hissedilmesi muhtemel büyük acıdan söz ediliyor. Ne varki bu acıyı hatıralayan, insanoğlu yok. O zaman mutluluk unutmak mıdır ? Yoksa unutulanla yeni olan arasında ki zaman mı ? Selam olsun her yeni yaşama ve arasındaki zamana.